Çöl hayatının, sıcak kumların üzerine sinmiş olan katı hiyerarşi içerisinde her bireyin ve her kabilenin yaşam teminatıydı asabiyet. “Doğru da olsa yanlış da, haklı da olsa haksız …

Çöl hayatının, sıcak kumların üzerine sinmiş olan katı hiyerarşi içerisinde her bireyin ve her kabilenin yaşam teminatıydı asabiyet. “Doğru da olsa yanlış da, haklı da olsa haksız da, kardeşinin/kabiledaşının tarafında ol.” diye bağıran bu ses, gözü kapalı bir dayanışma ruhunun hakkaniyet ve adalet gibi insanın en temel ihtiyaçlarını hiçe sayan bir yaşam tarzının sayhasıydı aslında. Oysa gerçek bir dayanışma soyla, kan bağıyla veya çeşitli şekillerde kendini bir kabileye hasrettikten sonra gayrısını düşman bellemek veya ondan yüz çevirmekten çok uzak manalar içermekteydi. Bu yazılı olmayan kanun, Mekke’de en çok şehrin köklü kabilesi Kureyş’in maddî-manevî nüfuzunu yüceltmiş; onu adeta sadece şehrin değil aynı zamanda Hicaz’ın en itibarlı kabilesi makamına yerleştirmişti. Putperestliğin, ticaretin, turizmin kalbinin attığı; bağrında Kâbe’yi barındıran ve her yerden insanları mıknatıs gibi kendine çeken bir coğrafyanın hâkimi olmak elbette Kureyş için kaybedilemeyecek değerde bir güçtü ve o gücünü asabiyetle hareket eden bu kabile düzenine borçluydu. Oysa bu düzenin başrolündeki asabiyet ilkesi aynı zamanda kindar rekabet, düşmanlık, sosyal tabakalaşma, ayrışma ve ayrımcılık, adaletsizlik gibi nice tolere edilemez problemi beraberinde getiren kısır bir döngü idi; insanların elini-kolunu bağlayan demirden bir kafes gibiydi. Kabilenin etrafında dönüp duran hayatların aidiyeti bir pervane misali bu döngüde ve onun sonuçlarında sıkışıp kalmış gibiydi. Asabiyet denen bu kadim çöl kanunu, Bilal ile Ümeyye b. Halef’i, Yâsir ile Ebû Cehil’i, Sümeyye ile Hind bint Utbe’yi insanlık hamurunda yoğrulmuş iki eşit parça olarak asla görmediği gibi, nihayetinde bunlardan kimini kâtil, kimini ise maktul konumuna yerleştirdi ancak…
Sonra gökyüzünden gelen ulvî bir vahiy aydınlattı yeryüzünü; yeni bir aidiyet öznesi getirdi insanların ruhlarına; hem de ayrıştırıcı değil birleştirici, öldürücü değil ihya edici nidalarla geldi bu ses… Adı ise imandı/İslam’dı ve öyle güçlü, öyle kendinden emin bir sesti ki bu, asabiyetin demir kubbesini deldi; kan bağının, kabile taassubunun yerine iman bağını, din kardeşliğini, gönül birlikteliğini müjdeledi…Kolaylaştırdı; zorlaştırmadı, müjdeledi; nefret ettirmedi…