Özümüzde toprak olmasaydı hiç sebep yokken hareketsiz kalmayı sevmezdik. Oturup bir yerde, konuşmadan beklemeyi sevmezdik. Özümüzde toprak olmasaydı sevdiğimiz insanların yanında d…

Özümüzde toprak olmasaydı hiç sebep yokken hareketsiz kalmayı sevmezdik. Oturup bir yerde, konuşmadan beklemeyi sevmezdik. Özümüzde toprak olmasaydı sevdiğimiz insanların yanında daha uzun kalabilmek için şartlarımızı zorlamayı sevmezdik. Suya bu kadar bağımlı olmayı, güneşle sebepsiz yere mutlu olmayı… Özümüzde toprak olmasaydı âşık olduğumuz insanı bulduğumuzda mevcut yerimizi terk edip onunla bambaşka bir mekâna bağlanmayı, orada kök salmayı ve bir ağaç gibi yanında büyüyüp gelişmeyi, güzelleşmeyi sevmezdik. Özümüzde toprak olmasaydı bağlanmazdık hiçbir şeye…
İnsan, içine sinen o yeri ve şartları bulana kadar durmaz. Nitekim atalarımız bunun en iyi örneği. Orta Asya şartlarından daha iyisini bulmak üzere sefere çıktıklarında fethettikleri her toprak parçasıyla mukim olacak gibi görünseler de asıl yurtlarına yani İstanbul’a varıncaya kadar bitmedi gizemli seferleri. İstanbul’a ulaşınca artık kalpleri ikna olmuştu; içlerinde belki de atalarının sesi yükseldi ve tam da burası diye fısıldadı. İşte o zaman yerleşmek, kök salmak ne demekmiş ortaya çıktı. Hiç gitmeyecek bir insanın tavrıyla inşa edildi her şey ve böylece koca bir medeniyet doğdu. Çünkü bir medeniyet inşa etmek için, kök salmak gerekirdi.
Kök salmanın ne demek olduğunu bu yaşıma kadar öğrendiğimi sanmıyorum. Sanki bunun için de belli bir yaş aralığı varmış ve ben o kısmı kaçırmışım. Zaten gurbetçi bir ailenin çocuğu olmak, bazı şeyleri peşinen kaçırmak demek. Bizim seferimiz, ben üç aylıkken başlamış. Atalarımın aksine, bir kış günü çıktığımız yolculukta nereye gideceğimiz belliymiş. Bilmediğimiz topraklarda, bilmediğimiz bir dille kuşatılmış bulduk kendimizi yolun sonunda. Ben anayurdumdan bir şey hatırlamadığım için alışmam kolay oldu ama annem için durum oldukça zordu.