İnsanın yaratılışından beri değişmeyen hakikat açıktır: İnsan, Güzel’i arar. Bu arayışın yönü bellidir; çünkü her güzel, asıl Güzel’in bir tecellisidir. “Allah güzeldir ve güzelliğ…

İnsanın yaratılışından beri değişmeyen hakikat açıktır: İnsan, Güzel’i arar. Bu arayışın yönü bellidir; çünkü her güzel, asıl Güzel’in bir tecellisidir. “Allah güzeldir ve güzelliği sever” düsturu, geleneksel sanatlarımızın estetik, ruhani ve kültürel temelini şekillendirir. Bu sanatlarda güzeli aramak, yalnızca bir beğeni değil; bir düsturun, bir üslubun ve bir terbiyenin tezahürüdür. Çizgiden renge, biçimden suya kadar her unsur; insanın kalbiyle başlayan bir yolculuğun görünür hâlidir.
Geleneksel sanatlarımızın ruhu tam burada şekillenir. Bir hattatın kalemini kâğıda secde eder gibi dokundurması, çizginin sükûtuna inşa ettiği o derinlik; bir müzehhibin altını ışığa teslim ederek motiflere hikmet katması; bir çini ustasının ateşle imtihan edilen renkleri sabırla olgunlaştırması; bir ebru sanatkârının suyla kurduğu o sessiz, zarif ve okunamayan diyaloğun desenlere dönüşmesi… Hepsi aynı kaynağın farklı tezahürleridir: Güzel’e yöneliş.
Bu sanatlarda hiçbir çizgi rastlantı, hiçbir renk sebepsiz değildir. Hattın ölçüsü, tezhibin ritmi, çininin ateşte doğan tonu, ebrunun su üzerindeki salınımı... hepsi İlahi düzenin estetik karşılıklarıdır. İnsan, eserini inşa ederken aslında kendi iç âlemindeki dengeyi, sükûneti ve derinliği arar. Çünkü bu sanatlar teknik maharetin ötesinde; bir hâl, bir kavrayış, bir terbiye barındırır.